Denizini Yitiren Martı

Ahmet Sefa (*)

Bazen düşünürüm, yerellik ne, evrensellik ne; kim yerel şair, yazar, kim evrensel?

Yaşam, ölüm, barış, çocuk, çevre, doğa, aşk, gelecek, eşitlik, haksızlığa karşıtlık, saygı, sevgi… gibi insanlığın ortak dertlerinin işlenmesini, ortak noktaların yakalanmasını, okuyucuya aktarılmasını enternasyonalizmin yakalanması diye düşünürüm. Bunun toplumcu gerçekçi bilinçle işlenmesinin şimdinin, çürüyenin eleştirmesinin, gelecek toplumsal düzenin betimlenmesinin Nazım Hikmetler’i, Fakir Baykurtlar’ı, Aziz Nesinler’i yaratır, dünya çapında yapar, derim…

Gerek yıllarca katıldığım Fakir Baykurt Hocamızın önderliğindeki, K. R. W. E. Yazarlar grubunda (Şimdiki ATYG) gerek yaptığı konuşmalarda, okumalarda Mevlüt Asar’ın bilge kişiliğine tanık oldum. Denizini Yitiren Martı’daki şiirlere bu bilgelik damaga vuruyor.

Örneğin, “Kimlik” başlıklı şiirinde tarihi, tarihsel materyalizmi şiire yedirirken hem İstanbul’u hem de dinsel hoşgörüsünü anlatır ustaca. Barıştır, sevgidir duruşundaki netlik. Çok kez şiirinin, şairin bakışını, duruşunu belirttiğini biliriz. Onun evrensel mi, yerel mi kaldığını da anlarız. Bence, kitaptaki birçok şiir gibi, KİMLİK enternasyonalizmi yakalamışlığın bir göstergesidir. Gelin, şiiri birlikte okuyalım:

KİMLİK

avcumdaki çizgiler

Asya’dan Avrupa’ya

uzun bir yolun izdüşümü

yüreğimin bir yanı

Homeros’a akar

bir yanı biçare

Yunus’a çıkar

Kabe’mi yedi tepeli

bir şehre kurmuşum

ortasından çağlar akar

bir kulağımda

hazin ezanlar

bir kulağımda

yanık çan sesleri

tenim Akdeniz sıcağı

bir elimde ak güvercin

bir elimde zeytin dalı

…..

**

Duyarlılık, şairin şiirine yansıttığıdır. Günü görmek, günceli yakalamak, Mevlüt Asar gibi şiirine işlemektir:

FOTOĞRAF

bizim ele uğrarsan

resmini çek hallerin

nakış nakış taşların

viran olmuş yurtların

kimsesiz çocukların

çek gel

çek gel de

kavuşsun öteki yarısına

daha yeşil bir elma iken

asker süngüsüyle

ortasından bölünen

bu yarım hayat

…..

**

Almancası profesyonel çevirmenlik düzeyindedir Mevlüt Asar’ın. Dünya yazınını bildiği gibi Alman yazınını, özellikle şiirini iyi bilir, takip eder, okur, çeviriler yapar. Şiirlerinde, yazılarında, konuşmalarında görürüz bunu:

YAŞAMIN ÖTE YAKASI

Marks ile Engels

tartışıyor geleceğini dünyanın

eski fotoğraflar kadar genç

Lorca, Mayakowski ve Neruda

şiir okuyorlar coşkun kalabalıklara

Nazım’ı arıyor gözlerim

“yedi tepeli şehri”ne gitmiş

dindirmek için yurt hasretini

El sallıyor biraz ötede

sürgünlüğün şairi

Heinrich Heine

kucaklarken beni

“insan olmalı” diyor

“şairin yurdu”

…..

**

Tarihini bilen olduğu gibi, onu koruyan, doğasına sahip çıkandır şair:

EGE’YE AĞIT

Asos’tan Halikarnas’a

Truva Atları sarmış

dünya cenneti Ege’yi

yağmalanmış deniz

baltalanmış yeşil

beton sarmış her yeri

**

Günü yakalayabilen, bir duyarlılığa sahip demiştim. GÜNCE şiirindeki şu dizeler kadar yozluğu, yobazlığı anlatan kaç şairde kaç dize vardır?

yüreği ağılı

suratı kara

bir savaşçı

zikrediyor

tanrısının adını

uluyarak göklere

kan damlıyor

kara sakalından

içi kalkıyor

toprağın

kusmak ister gibi

içine akan kiri

**

“Yazacağım da, yazacağım, “diyor şair ve yazıyor da çürüyeni, yok olması gerekeni:

yazacağım yine de

insana düşman

bu düzenin tekerine

çomak sokmak

kapitalizmin ipliğini

pazara çıkarmak

zalimin zulmünü

haykırmak için

**

Materyalisttir Mevlüt Asar. Ölüm bile, öyle ruhlarla cennetle oyalanılmayacak, kandırılmayacak kadar açıktır, gerçektir. Tok sözlüdür. İşte evrensel şiirin yakalanmışlığı iddiama son bir kanıt daha:

ÖMRÜMÜZ

bir kuş kanadıdır

dünyaya düşen gölgemiz

bir gün bakmışsın pır

suya bile vurmayabilir

şavkımız

bir günbatımında

çalınırsa kapımız

parmak izidir

bir yaprakta bizden

geriye kalan

düşer ilk sonbaharda

toprağın kucağına

belki bir çiçekte

belki bir ayrık otunda

tekrar soluklanır

ömrümüz

**

Kitabın son şiiriyle birlikte yetmiş yedinci sayfadaki SONSÖZLE bitireyim DENİZİNİ YİTİREN MARTI’yla ilgili düşüncelerimi: “Şair yaşadığı çağın çaresizliğinin sözcüsüdür.” (Marie Luise Kaschnitz)

*) Kaynak: Ahmet Sefa, Facebook

kitaplar, biz ve çocuklar (*)

İnsanoğlunun “entelektüel özerkliği” çağımızda büyük bir kuşatmaya uğradı, iletişim araçları (medya) alanındaki her yeni gelişme kuşatmanın çemberini biraz daha daraltıyor. Dünyayı, yaşamı ikinci, üçüncü ellerden görüp algılıyoruz. Düşünce üretmiyor, hazır düşüncelerle doyuruluyoruz. TV, video, radyo, elektronik araçlar insanı “dışarıda gürül gürül akan” dünyadan yalıtmanın, onu edilgenleştirmenin, dahası düşünme yetisini körleştirmenin işlevleriyle donatılıyor.
Çocuklarımız da aslında bu resmin dışında değiller. Hatta onların kuşatılmışlığı yetişkinlere göre daha büyük boyutlarda. Onları baştan çıkarmaya verilen önem belki de daha fazla. Renkli ekranların, elektronik sihirbazlıkların çekiciliği kapıp götürüyor çocukları. Bu kuşatmanın amacı, sistemle bütünleşen, tek tip düşünen tüketiciler yaratmak. Bunun farkında olan bilim adamları, psikologlar, pedagoglar gelişmeleri kaygı ile izliyor, iletişim araçlarının bu saldırısını önlemenin yollarını arıyorlar. Özünde insandan ve yaşamdan yana olan gerçek edebiyat da bu gelişmelere karşı direniyor. Çünkü gelişmeler sonucu, okumak çağımızın en zor, en gereksiz bir eylemi konumuna düşürülüyor. Okuyan insan sayısı giderek azalıyor.
Okur yazar oranının çok düşük olduğu, kâğıt tüketiminde dünya sıralamasında en alt sıralarda yer alan bir ülkeden, Türkiye’den Almanya’ya göçmüş insanların durumu ise endişe verici boyutlarda. Okuma alışkanlıkları olmayan Türkiyeli göçmenler denetimli bir iletişim araçları tüketimi (Medienkonsum) yapacak konumdan çok uzaktalar. Buna bir de kültürel yaşamlarına göçün getirdiği kısırlık eklenince,
dünyalarını Türk televizyonlarındaki dizilere, arabesk türkülerin içeriğine ya da renkli gazetelerin çarpık haberlerine indirgiyorlar. Dünyayı değişik perspektiflerden gösteren, yorumlayan diğer şeylere kulaklarını ve gözlerini kapatıyorlar. Edebiyatla, sanatla ilgilenmeyi yararsız bir eylem olarak algılıyorlar. Çocuklarını ders kitapları dışında
kitap okumaya özendirmek gibi bir kaygıları yok.

Şüphesiz ana-babaların hepsini bu gruba katmak yanlış olur. Çocuklarımızın hepsi de ana-babaların genel tavrını benimsemiyorlar. Özellikle düzenli bir eğitim görme olanağı bulanlar, kendi özgün koşullarında okumanın boş bir uğraşı değil, bir zorunluluk olduğunu öğreniyorlar. Gözleyebildiğim kadarıyla okumaya yöneliş, “Ben kimim?” sorusuyla başlayan ve “yeni bir kimlik” aramaya varan süreçte kendini gösteriyor. Bu süreçte karşılaştıkları soruları/sorunları ne
yaygın-egemen iletişim araçları, ne televizyon, ne Yeşilçam filmleri ne
de arabesk yanıtlayamıyor. Böylece okumanın verimli tarlasına adımlarını atıyorlar. Almanca ve Türkçe yazılmış edebi yapıtlara, bilgi verici kitaplara sarılıyorlar. Ne var ki bu sarılış genellikle ya oyumsuzluk ya da düş kırıklığı ile sonuçlanıyor. Karşılarına çıkan ilk güçlük kitaba ulaşmak oluyor. Kitapla buluşabilecekleri yerleri tanımıyorlar. Buraları tanıyınca kısıtlı bir sunumla karşılaşıyorlar. İkinci güçlük kendini dilde
gösteriyor. Çocuklarımızın çoğu Almancayı yeğliyor. Ama onların ilgi alanlarına giren Almanca yapıtlar çok değil. Bulabildikleri Türkçe kitapları okurken zorlanıyorlar. Bu zorlukları aşmayı başarabilenler de okudukları kitaplarda aradıklarını bulamıyorlar. Gerek anadillerinde gerek Almanca’da okudukları kitaplar onları doyurmuyor. Bu yazıların-yapıtların çoğunda kendi gerçekliklerinin ya saptırılmış-tahrif edilmiş ya da hiç ilgisi olmayan yansımalarıyla karşılaşıyorlar. “Kendileri için” ya da kendilerini anlatan bu yazılanları bir köşeye fırlatıp atıyorlar. Hatta bir kısmı “Ben daha iyi yazabilirim” diyerek, yazıcılığa
soyunuyor.
Alman yazarlarının yabancı-göçmen çocukları konu alan kitaplarını-yazılarını iki grupta toplamak mümkün: Bunlardan bir kısmı Avrupa Merkezci (Eurozentrik) düşüncenin ürettikleri. Bunların belirgin özelliği göçmen çocukların geldikleri ülkelerin, dolayısıyla ana-babalarının
ilkelliğini ortaya koymak, onların kültürel-eğitsel normlarını eleştirmek, hatta aşağılamak oluyor. Bu yazarların niyetleri üstü kapalı da olsa, göçmen çocuklarını özlerinden koparıp onlardan “Avrupalı insanlar” yaratmak. İkinci gruba girenler ise, olaya misyoner bir anlayışla/bakışla yaklaşanlar. Bunların yazdıklarının belirgin özelliği ise çocuklarımızın nasıl acınacak durumda olduklarını, dokunaklı bir biçimde yansıtmak ve böylece de yerlilerin vicdanlarını entegrasyona
açmak.
Göçmenliği ya da göçmen çocuklarını konu alan Türkiyeli yazarların yapıtlarından birçoğu da izlekleri ve içerikleri açısından yukarıdakilerden daha iyi değil. Türkiye’deki çocuk edebiyatı anlayışının yanlış çizgilerinin yansımasını bir kıyıya koysak bile, Almanya gerçeğine doğru yaklaşanların sayısı çok az. Yeni iklimlerin bitkilerine, eski yöntemle aşı vurma gayretleri çok. Yazarlarımız yazarken “Kime yazıyorum?” sorusunu pek sormuyorlar kendilerine. Belki de çocuk ve
gençlerin yeni “kimlik arayışlarını” görmezden gelip Avrupa’da “Türkiyeli insanlar” yaratma çabasındalar. Bunların yapıtlarında, Alman meslektaşlarının (birinci grubun asimileci, ikinci grubun entegrasyoncu yanı ağır basan) tutumlarını dengelemek kaygısıyla olsa gerek, feodal değerleri yüceltici, üstü kapalı milliyetçilik ve Alman
düşmanlığı gibi tavırlara rastlamak ya da bunların belirgin izlerini görmek olası.

Durum böyle iken, çocuklarımızı, gençlerimizi okumaktan
kaçmakla suçlamaya dilim pek varmıyor. Çocuklarımız “geleceğin taşıyıcıları” olduklarına göre bir şeyler yapmak zorundayız. Onlar artık yerleşme aşamasına gelmiş bir göç sürecinde “yeni kimlik” aramaya zorlanırken, belki de batı-doğu çelişkisinin harman oluşturduğu topraklarda yeni çiçekler açacakken, onları susuz, güneşsiz bırakamayız. Bu, yazarlarımızın, öğretmenlerimizin, ana-babaların sırtından
atamayacakları bir görev oluyor.
Bu görevin bilincine ulaşanların sayısı giderek artıyor. Ama yeterli hızda değil. Oysa zaman bir şelale gibi akıp gidiyor. Konuyu daha derin boyutları ile bilimsel düzeylerde tartışıp çözüm yolları aramanın kapısı iyice açılmalı. Yazarlarımız çocuklara yazmayı ciddi bir iş olarak görmeli, onları tanımaya yönelmeli; onların severek okuyacakları,
kahramanları ile bütünleşebilecekleri, doktrinden uzak,
insana yakın, yaşamı savunan daha çok yapıtlar üretmeliler.Öğretmenlerimiz klasik “Türkçe Dersi” anlayışını aşarak, Türkiye kaynaklı Türkçe kitaplarını bir yana bırakmalı ve öğrencilerine okumayı-yazmayı sevdirmeye çalışmalılar. Kütüphaneler çocuklara giden yolları bulmalı, onları “iyi” yapıtlarla tanıştırmalı. Ana-babalar da artık, yaşamın sadece ders kitaplarından öğrenilemeyeceğini, okumanın zor ama boş bir uğraşı olmadığım öğrenmelidirler.

Duisburg, Şubat 1995

Mevlüt Asar

*) “İki Ülke-İki Lisan -Bir İnsan”, Kibele Yayınları, Mart 2018

Ayvalıklı bir ressam: Arif Buz

fotoğraf: Mevlüt Asar

Ayvalık-Altınova doğumlu Arif Buz, daha çocuk sayılacak yaşta erkek berberi çırağı olarak meslek hayatına atılır. Daha sonra 16 yaşına geldiğinde, “kuaförlük” yani kadın berberliği öğrenmek için İstanbul’a gider ve Beyoğlu’nda tanınmış bir kuaförde işe başlar. Resim ve çizgi yeteneğinin verdiği dürtü ile Arif, işten fırsat buldukça, boş kaldığı zamanlarda eline geçen gazete ya da paket kağıtlarına kara kalemle resimler, karikatürler yapmayı sürdürür. Çizdiklerini görüp beğenen Mina Samancıoğlu ona bir resim seti armağan eder. Arif Buz’un resim tutkusu bu armağan ile yeni bir aşamaya evrilir, kara kalemden yağlı boyaya geçer.

Arif Buz, bir resim eğitimi almamış, kitaplar okuyarak ve kataloglar inceleyerek kendi kendini yetiştirmiş, “otodidakt” yani “alaylı” bir ressam. Ben onun adını, ilk kez Ayvalık’ta çıkan edebiyat – sanat dergilerinde gördüm. Daha sonra kendisi ile şahsen tanışınca, asıl mesleğinin “kuaförlük” olduğunu öğrenince şaşırmadım desem yalan olur. Onun güleç, esprili, yapmacıktan uzak doğal halleri, kendisine olan ilgimi, sevgimi daha da pekiştirdi. Arif Buz’un yaşamını, dünyaya bakışını, sanat anlayışını, yaptığı resimleri tanıdıkça onu daha çok sevdim ve Ayvalık’a her gelişimde onun arar oldum.

Resim sanatından anlayanlar, Arif Buz’un, Fransız Camille Pisarro ile Maurice Utrillo’dan ve bir zamanlar yolları Ayvalık’tan geçen Orhan Peker ile Fikret Mualla gibi “izlenimci”(empresyonist) ya da “anlatımcı” (ekspresyonist ) ressamlardan etkilendiğini söylemişlerdir. (*)  Ben resim sanatından anlayan uzman biri değilim, Arif’in sanatını, bir sanat eleştirmeni gibi değerlendirmem. Ben değerlendirmemi bir edebiyatçı, bir “kültür-sanat işçisi” gözüyle yapabilirim. İşte bu gözle baktığımda, Arif Buz’un resimlerinde çok tat ve keyf aldığım, kimi zaman hüzünlenerek kimi zaman gülümseyerek izlediğim, “okuduğum” pek çok şey görürüm. Onun resimlerinde Ayvalık’ı Ayvalık yapan her şeyi, Arif’in gönül gözü ve yorumu ile yeniden bulmak mümkündür: erkekler, kadınlar, çocuklar, atlar, develer, kediler, köpekler, tavuklar, evler, sokaklar, meydanlar…

Ancak onun insanları, tuzu kuru Ayvalık’ın ve dünyanın tadını çıkaran insanlar değil, emeğiyle geçinen, yoksul, ezik, hayata tutunmaya çalışan yine de yaşam sevincini yitirmeyen “küçük insanlar”dır. Bu bağlamda Arif Buz, benim gözümde Ayvalıklı bir Orhan Kemal ve Orhan Veli’dir. Kimi resimlerinde Orhan Kemal’in öykülerinin kimi resimlerinde ise Orhan Veli’nin şiirlerinin tadı vardır. Aradaki tek fark, Arif Buz’un öykülerini ve şiirlerini, sözle, imgeyle kağıda değil, kendine özgü kurgular, renkler ve “kırık çizgiler” ile tuvale dökmesidir.

Bu bağlamda Arif Buz, seçimini güçlüden, güzel olandan yana değil, güçsüzden, ezilenden yana yapmış olan “toplumcu” bir sanatçıdır. Ancak bunu slogancı bir tavırla yapmaz. Onun müthiş bir gözlem yetisi ile çizdiği figürlerin, hayvanların, eşyaların mutlaka “real” bir karşılığı vardır. Ancak bu gerçeklik, izleyenlerde acıma ya da isyan duygusu uyandıran “katı” ve “ideolojik” bir gerçeklik değildir. Arif Buz’u,n resimlerinde kendine özgü teknik ve üslupla yarattığı bir “muğlaklık” ya da soyutluk, resimlerine bakan kişilerin hem hayal gücünü kullanmasına hem de bir tür “empati” geliştirmesine olanak sağlar.

Arif Buz, ressam kimliğinin oluşmaya başladığı yıllarda, akademik eğitim almadığı için hayıflanmış hatta biraz eziklik duymuş, ancak zamanla kendi kimliğini bulmuş, kendi özgün tekniğini, sitilini bulmuş bir ressam. Bence ressamlığı, çoktan asıl mesleği olan kuaförlüğün çok önüne geçmiş, vizite kağıdına “Ressam” yazmayı hak etmiş bir sanatçı. Akademik tahsil bir insanı sanatçı ya da yazar yapmaya yetmiyor. Bunun için “bilgi”nin yanında doğal yetenek, merak ve en çok da “tutku” gerekiyor. Arif Buz’u ressam kılan da kendinde tüm bu özellikleri toplamış olmasıdır.

Kısa bir süre önce Ayvalık Belediyesi Orhan Peker Galerisi’nde açılışı yapılan, “9/8’lik” adlı ve aslında tam bir insan ve kültür mozaiği olan Ayvalık’ın daha çok Roman sakinlerinin yaşamını konu edinen 2019 – 2020 arasında yapılmış resimleri ve portreler Arif Buz’un hem sanat hem resim anlayışıyla bire bir örtüşen bir seçki niteliğinde. Ayvalıklıların, Ayvalık sevdalılarının, sanatseverlerin en başta resim koleksiyonu yapanların mutlaka gezip görmesi gereken bir sergi.

14 Ağustos 2020 , Ayvalık

Mevlüt Asar

*) Savaş Sönmez, “Kuaför-Ressam Arif Buz” (SanattanYansımalar, 25 Mayıs 2017)

sanat ve “mutluğunun resmi”

“Mutluluğun Resmi” Kaynak:www.anatolianpuzzle.com/

Büyük usta Nâzım Hikmet’in dostu ressam Abidin Dino’ya yöneltiği ,”Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” sorusuna  YANKI  dergisinin son sayıdaki yazısında İmdat Ulusoy da değindi. Essen Kentindeki sergi sırasına F. Baykurt ‘un bu soruyu anımsatması üzerine Abidin Dino ”O, Nâzım’ın nazirelerinden, esprilerinden biriydi. Nâzım da bilirdi ki, mutluluğun resmine ne kağıt, ne boya, ne kalem yeter; ne de benim gücüm ve ömrüm yeter. Ama o dünya insanını mutlu görmek istiyordu…“demişti.

Sonradan Fakir Baykurt’la birlikte Paris’te kendisini ziyaret etme ve sohbet etme mutluluğunu ve onurunu tattığım rahmetli Abidin Dino’nun bu açıklaması yanında tabii ki akla başka seçenekler de geliyor; örneğin;Nazım mutlululuğun çok göreli, subjektif ve duygusal bir kavram olduğunu vurgulayarak, gerçek bir nesne gibi resminin yapılamayacağını ima etmiş olabilir. Ya da sanatın, resmin tek başına insanları mutlu edemeyeceğini dile getirmek istemiştir.

Hangi seçeneği doğru kabul edersek edelim, bence konu aslında “SANAT”ın veya dar anlamda “RESİM”in gücü ve işlevi ile ilgili. Bir sanat olarak “resim” nedir , neyin resmi yapılabilir ya da yapılamaz ? Resmin /sanatın bir etkileme gücü var mıdır?

Bu ve benzeri soruların yanıtları teorik veya bilimsel düzeyde şüphesiz çok tartışılmış ve farklı yanıtlar verilmiştir. Beni burada ilgilendiren daha çok sorunun ikinci kısmı, yani sanatın gücü. Daha somut bir ifadeyle; acaba sanat bir insanı gerçekten etkileyebilir, onu değiştirebilir mi? Genelleştirerek sorarsak; bir resim, bir müzik parçası, bir film, bir roman, bir öykü, bir şiir veya bir fotoğraf bizi ve dolayısıyla yaşantımızı değiştirebilir mi?

Bence bu soruları “evet”le yanıtlamak gerekiyor. Çünkü, sanatın “sihirli gücü”nden etkilenmeyecek bir insan düşünmek zor. Evet, sanat bizi/insanı etkiler hatta değiştirir. Belki çoğumuz bu değişimin bilinçli bir şekilde farkına varmayız. Ama etkilendiğimizi dile getiririz. “Bu resim beni çok etkiledi” veya “Bu müzik beni çok etkiliyor” deriz. Hatta “Bir roman okudum yaşantım değişti!” ya da “Bu film benim yaşantımı değiştirdi!” diyen insanlara da rastlarsanız hiç şaşmayın.

Peki, sanatçıların kendileri de sanatın bu “sihirli gücün” farkında mıdırlar? Belki, ama bu özellikle “büyük sanatçılar”ın çoğu için önem taşımaz. Sanatçının asıl amacı sanat yapıtıdır, yani yaratmaktır. O, algıladığı ve ya düşlediği bir gerçekliği, bir nesneyi, bir insanlık durumunu, bir melodiyi -kendisini de içine katarak- sanat yapıtına dönüştürür. Onun asıl kaygısı yarattığının “tek” ve “özgün” olmasıdır. Bu kaygıyı taşımayan ve gerçekliğe kendisinden katacak bir şeyi olmayan sanatçıların yapıtları ”sıradan” olmaktan kurtulamazlar. Bu tür sıradan yapıtların etkileme gücü sınırlı ve geçicidir, bir süre sonra unutulur giderler.

Bir edebi yapıtının etkileyici olabilmesi için en azından öz de ya da biçimde, okuyucuya ”yeni’ bir şeyler sunması, vermesi gerekir. ”Yeni”nin ne olduğunu/olabileceğini bilmek /sezmek için de o güne kadar yazılanları, en azından ‘klasik’ sayılan yapıtları tanımak, okumaktan başka çare yoktur.

Mevlüt Asar

(“Edebiyat Defteri” adlı dosyadan)

Almanya’daki Türklerin Sosyal-Kültürel Konumu

Günümüzde işçi göçü
Bugün Batı Avrupa Metropollerinde yaşayan 15 milyondan fazla göçmen işçinin tarihi, örneğin geçen yüzyıl başında Amerika’ya göç edenlerinkinden farklı bir süreç izledi. Aradaki en önemli fark; hem göç edenlerin hem de göçmen işçi alanların bunu “geçici” bir durum olarak algılamaları oldu. Bir başka deyişle göçmen işçiler geldikleri ülkeyi uzun yıllar “geçici bir gurbet”; onları çağıran ülkeler de olayı, geçici ve sınırlı bir süre için yapılmış “bir işgücü ithali” olarak gördüler.
Göçmen işçi alan kapitalist ülkelerin olaya böyle bakması, “yabancı işçilerin” geldikleri ülkede yerleşmesini değil, “rotasyon”ununu öngörmekteydi. Buna bağlı olarak da yabancı işçilerin “geçici” ikametleri süresince, yerli halkla/işçi sınıfıyla kaynaşmasını, dayanışmasını engelleyecek çeşitli önlemler alındı. Yabancılar Yasası gibi özel hukuk düzenlemeleri, çalışma hakkının kısıtlanması, politik haklara sınırlar çizilmesi ve ülkenin sosyal, kültürel yaşamına katılımın engellenmesi bu türden önlemlerdi.

Yerlilerin göçmenlere bakışı
Devletin aldığı bu önlemler Almanlara gayet doğal geldi, bilinçli ya da bilinçsiz olarak devletin “yabancılar politikası”na destek verildi. Yerli halkın yabancıların geçiciliğine inandırılması, onların göçmenlere bakışını da belirliyordu. Ve böylece “sosyal entegrasyon”, “kültürel kaynaşma ve “sınıfsal dayanışma” gibi talepler de hep göçmenlerin talepleri olarak kaldı, yerli halkta yankı ve destek bulamadı.
Yerli işçi sınıfları , ikinci, üçüncü sınıf “yabancı işçiler”in varlığının yarattığı olanakların (daha kalifiye işlerde çalışma, daha yüksek ücret alma gibi), rahatlığına/cazibesine kendilerini kaptırmaktan kurtulamadılar. Yabancı sınıfdaşlarının geçiciliğine inandırıldıklarından, kriz dönemlerinin işsizlik dalgaları onlara da ulaşıp rahatları kaçınca, basit denklemler kurmaya başladılar.
Böylece, “Makarnacı İtalyanların”, “Sarımsakçı Türklerin” kapı dışarı edilmesinin işsizlik sorununa çözüm getireceği düşlerine kapıldılar. Yerlilerle yabancılar arasındaki “rekabet” olarak adlandırılan bu durum, yerel sendikaların politikalarında da kendini gösterdi. Sendikalar, istihdam konusunda izlenen resmi politikaları ve onların “rotasyoncu” istemlerini (geri dönüşü teşvik, çalışma ve oturma haklarının kısıtlanması gibi önlemleri) sessizce kabullendiler.
Öte yandan, “Konuk İşçiler”, siyasi hakları olmadığı için, kendi talep ve tercihlerini politik arenaya taşıyamadılar. Bunu onlar adına, yerli sol ya da sosyal demokrat partiler “vekâleten” yaptılar. Ne var ki, bunların en ilerici olanları bile göçmenlerin gerçek çıkarını savunmaktan kaçındılar. Bu partilerin çoğu, FAC’de olduğu gibi, sonu asimilasyona çıkacak, tek yönlü bir entegrasyon politikasını insancıl söylemlere gizleyerek savunmak konumuna düştüler.

Göçmenlerin kendilerini algılayışı
Göçmenlerin kendileri de geçici olduklarına inandıkları ya da inandırıldıkları için, kalıcılığa ve geleceğe yönelik bir yaşam kurmadılar. Çoğunun amacı, para biriktirmek ve bir gün zengin olarak geldiği ülkeye geri dönmekti. Bunun sonucu olarak, göçmenlerin çoğu içinde yaşamadıkları toplumun yalnızca üretim ve tüketim süreçlerinde kendine verilen “konukluk rolü”nü benimsediler.
Öteyandan hem kendilerinin “konuk” olduklarına inanmaları hem de yerliler tarafından dışlanmaları nedeniyle “gettolaşmış” bir yaşam biçimini tercih ettiler. Bu yaşam biçimi içinden kopup geldikleri ve bir gün içine geri döneceklerini düşündükleri toplumun ahlaki, kültürel ve toplumsal değer yargılarına tutucu bir biçimde korumaya çalıştıkları “sırça köşkler”e benziyordu. Birinci kuşak göçmenler, içinde büyüdükleri Alman toplumunun normlarını benimsemeye eğilimli genç kuşakları da bu “sırça köşklerde” yaşamaya zorladılar.
“Geçici olma”ya inanmanın getirdiği bu tek boyutlu bakış, yabancıların kendi sorunlarına gerçekçi çözümler aramasını ve örgütlü mücadelesini güçleştirdi. Kısıtlı da olsa var olan “politik oyun alanları”nı değerlendirmede edilgen kaldılar. Yapamadıkları başka bir şey de, kendi sorunlarını yaşadıkları toplumun sorunları olarak görmek ve böylece yerlilerle ortak politik paydalar geliştirmek oldu.

Türkiyeli göçmenlerin kültürel konumu
Türkiyelilerin çoğunun, yaşadıkları göçün geçiciliğine inanması, onların buradaki kültürel yaşamlarına büyük ölçüde yansıdı. Bu yansıma, bir gün geri dönmeyi umdukları Türkiye toplumunun halen var olduğunu sandıkları kültürünü burada, bambaşka altyapılarda yapay ve abartılmış olarak sürdürmek biçiminde kendini gösterdi. Diğer bir deyişle, “sosyal getto”nun kültürel yapısı da tepkisel yönü ağır basan bir “getto kültürü” oldu.
Bu kültürün anatomisine baktığımızda karşımıza üç temel yapı taşı çıkıyor. Bunlardan ilk sırayı İslam kapıyor: Günlük yaşamda değişik görünümleri ile giyim-kuşamdan, davranış biçimlerine kadar yansıyan, çocukların eğitimine kılavuzluk eden, Kuran kursları, camiler açan, yer yer cihat çağrıları çıkaran ve kendince “kurtuluş reçeteleri” sunan bir İslam.
Yapı taşlarından ikincisini ise “Anadoluluk” oluşturuyor: Feodal özü ağır basan, Doğululuğun izlerini taşıyan düşünce ve davranış kalıplarını içeren, başka bir söyleyişle, duygusal yanı ağır basan, yer yer mistik düşünceyi yücelten ve böylece Batı’nın maddeci ve bireysel kültürüne seçenek olma iddiasını taşıyan Kırsal Anadoluluk.
“Getto Kültürü”ne yapı taşı olan üçüncü unsur ise Türkiyelilerin (özellikle bunların öğrenim görmüş kesiminin) “Batılı Olma” istem ve iddiaları; yani, yüzyılı aşkın bir süredir Türkiye’de sürdürülen batılılaşma çabalarının bu insanlara yansıması: Batılı yaşam biçimlerine öykünme ve bunun sonucunda kendisinin “Avrupalı” sayılmasından duyduğu onur ya da “Avrupalı” sayılmamasından duyduğu “hayal kırıklığı”.

Türkiyelilerin kültürel konumunu bu üç yapı taşı belirlemekle birlikte homojen görünmesini engelleyen yöresel, etnik ve mezhep farklılıkların varlığı da unutulmamalı. Türkiyeli göçmenlerin buradaki sorunlarına çözüm aranırken, onların sosyo-kültürel profilini ve daha önce değindiğimiz yerli kültürle olan iletişim kopukluğunu mutlaka dikkate almak gerekiyor.

Duisburg, Eylül 1986

©Mevlüt Asar

NEDEN İLLE DE ŞİİR?

Dünyaya bir şeyler yazmak için gelmiş “seçilmiş insanlar” olduğuna inanan iyi niyetli kişilerin çoğu neden ille de şiir yazarlar? Kanımca bu kişiler, hem fazla zaman almadığını – yani iki arada bir derede yazılabileceğini – hem de diğer yazın türlerine göre daha “kolay” olduğunu sanarak “şiir” yazmaya, yani şairliğe soyunuyorlar.

Oysa şiir yazın türleri içinde en kadim ve en çetin olanıdır. Okuyanın belleğinde ve yüreğinde kalıcı izler bırakacak bir tek dize yazabilmek için değil saatleri, geceleri gündüzleri feda etmek zorunda kalır insan. Üstelik o dildeki ve dünyadaki şiir geleneğini, şiir birikimini bilmek, öğrenmek de cabası!

Şiirin ne kadar çok emek gerektirdiğini anlatmak için, şiire kafa yormuş bir Alman şair şöyle diyor: “Yazdığınız iyi bir şiirden arta kalan malzemeyle en az iki şiir daha yazılabilmelidir.”

Mevlüt Asar

%d blogcu bunu beğendi: