Yüreğimizin Sesi

Sevgili Belinda,

sana ilk mektubumda yüreğimizin sesini dinlemeyi unuttuğumuzu yazmıştım. Bu konuyu biraz daha açmak istiyorum. Çünkü, yüreğinin sesini dinlemek, bir başka söylemle “yüreğiyle düşünmek,” özellikle sanat ve edebiyatla uğraşanlar için çok önemli. Bir düşünürün de dediği gibi “tüm büyük düşünceler yürekte doğar”. Büyük işlere imza atan bu “yürek”, göğsümüzde çarpıp duran ve bize hayat veren yumruk büyüklüğündeki o “güzel” organımız değil şüphesiz.

Nedir öyle ise yüreği ile düşünmek? Yüreği ile düşünmek, duyguları, önsezileri, bilinçaltını öne çıkararak düşünmektir. Bir başka deyişle buna usumuzun sınırlayıcı, uyumcu deneti-minden kurtulup özgürce düşünebilmek de diyebiliriz. İşte bunu başaramadan yeni düşünceler, yeni sanat yapıtları üretebilmek neredeyse olanaksız.

Belinda, usumuz bizi mantıklı, rasyonel olmaya, sıra dışı, cüretkar düşüncelerden, eylemlerden uzak durmaya çağırır, “uyumlu” bir insan olmaya davet eder. Oysa yüreğimiz ve bilinçaltımız isyankârdır, maceracıdır ve cüretkârdır. O / onlar, hep sınırları, kalıpları, putları yıkmak ister. O dağin ardını görmek isteyen meraklı bir çocuk, yaşadığı küçük göle sığmayıp okyanusa açılmak isteyen küçük kara balık, önüne çekilen setleri, barajları yıkmaya çalışan bir çağlayandır. Doğal ve toplumsal dayatmaların biçimlendirdiği bilincimiz ise, bizi hep rasyonel düşünmeye, doğaya ve topluma uyum sağlamaya davet eder. Bu “müdahale” biyolojik yaşamımızı sürdürmek için belki de zorunludur. Ancak müdahale hiçbir zaman “yaşam”la sınırlı kalmaz, sanatsal, edebi yaratıcılığımıza da yönelir. Resim yaparken fırçamıza şiir, öykü, roman yazarken kalemimize müdahale eder. Saçmaladığımızı, çocuklaştığımızı, işi abarttığımızı kulağımıza fısıldar durur. Eleştirmenlerin, “ustalar”ın bizi beğenmeyeceklerini, bizimle dalga geçeceklerini söyleyerek, “sınırların” ve “standartlar”ın dışına çıkmamızı engellemeye çalışır.

Ve sonuçta, Belinda, Hayyam’ın dizeleri bir gerçekliğin belgesi olarak yüzyıllar ötesinden yankılanır durur: “Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik; / Yüzlerce incimiz kaldı delinmedik. / Sersemliği yüzünden bilgisizlerin / Renk renk düşünceler, kaldı söylenmedik.”

Seni yüreğimle kucaklıyorum.

Mevlüt Asar

“Aşkın Halleri & Belinda’ya Mektuplar” Mektup II

“Alman Edebiyatından Esintiler”in Düşündürdükleri

M Akın Güre

Mevlüt Asar, bu yıl Ayvalık’a gelirken Türkiye’de yayınlanan iki şiir kitabını da yanında getirdi. İçinden geçtiğimiz karartılmış günlerin kasvetini dağıtmak istercesine, Ayvalık’ın parıltılı doğasına, aydınlığına ve mavisine çok yakışan güzel şiirleriyle geldi.
İki yıl önce onunla başka bir kitabı hakkında söyleşmek için Destek Tasarım Akademisi yöneticisi Ali Akdamar’ın önerisiyle Mevlüt’le bir araya gelmiştik. Dönemsel bir sırayla anılarını da katarak yaşadığımız çağın sorunlarını yaşadığı iki ülkenin siyaseti, kültürü, sosyolojisi ile harmanlayarak kendisinden dinlemiştik. İki ülkeli olmanın yarattığı sonuçları sorun ve avantajlarıyla bir arada yaşayan biri Mevlüt. Bu iki ülkeyi iki lisanı ile yurt edinmiş olmak ve bu durumdan bir olumlama çıkarabilmek onun kimliğinin bir başarısı olsa gerek. İşte bu nedenle ki Mevlüt’ün yazılarını, öykülerini ve şiirlerini hep merak etmiş, okumaktan keyif almışımdır.
Yaşadığımız çağın ritmine, çelişkileri ve birleşimleri ile renk katan bir uğraşıdır bu. Okuyanı düşünmeye yönelten hoş deneyimler ve duygular yaşatır; görmeye, anlamaya, farklı olmaya zorlar insanı. O lirik bir şairdir. Ama gerçekçidir ve toplumsal yaşamın içinden seslenir size. Şiirlerinde Sözcükler, imgeler sadece lirizme yönelik bir coşkudan ibaret değildir; daha adil bir dünyayı ararken, kötülerden arınmış, iyilerin egemenliğinde bir geleceği arının peteğini doldurması gibi anlatır durur.
Şiirin bir değiştirme gücü de vardır. İçindeki birikimi sözcüklerle, imgelerle iletir, şiir bir köprü olur başkalarına. Bu nedenle şiir okunmak için vardır, etkileyici bir iletişim aracıdır. Şiirin yaratım süreci zorluklarla, gerilimlerle doludur. Düşlerinde yalnız kalmak şairi yıldıramaz. Mevlüt için de geçerlidir bu. Sakin duruşunun yanında kaya gibi inatçı bir doğruculuğu vardır onun. Okuduğum son kitabından şu dizeleri çok beğendim örneğin: “Geldim Güneş parlak Toprak sıcak Su serin Zaman sonsuz Dünya güzeldi Kaldım. An gelir Güneş solar Toprak soğur Su donar Dudak kurur Düş kalır.”
Mevlüt Almanya’da yaşarken dilini geliştirmek için büyük bir çaba içine girer. Başta mesafeli ve tepkilidir Almancaya. Ancak edebiyat konu olduğunda dilin gücü onu etkiler, kendine çeker. Dile hakimiyeti, ustalığı çevirmenlik için kazandığı yetkilendirme düzeyine taşır başarısını. Edebiyat alanında yaptığı çeviri şiirleri ilk zamanlar çıkardıkları Dergi isimli bir yayınla okuyucu ile buluşur.
İki dili boşuna yurt edinmemiştir. Onun gibi birinin yapacağı çeviriler bu nedenle anlamlıdır. Üstelik konu şiir olduğunda bu işin üstesinden gelmek hayli zor bir iş olsa gerek. Onun Alman edebiyatından yaptığı şiir çevirilerini onunla tanıştığımdan beri sosyal medyadaki paylaşımları üzerinden okur dururum. Geçen yıl Ören’de benim de katıldığım bir şiir okuma etkinliğinde alman şiir çevirilerini ağzından dinlerken keşke bunlar bir kitaba dönüşe diye aklımdan geçirmiştim. Şimdi okuyacağınız kitabın haberini aldığımda bu yüzden çok sevindim.
Bir edebiyat eleştirmeni olmasam da iyi şiirden anlayan biri olarak arkadaşımı tebrik etmek isterim. Bu küçük seçki bence kendi dalında örnek alınacak bir çalışma sayılmalıdır ve epey beğeni toplayacaktır. Alman edebiyatının Goethe gibi kurucu isimlerinden başlayıp örneğin benim çok sevdiğim İngeborg Bachmann gibi sıkı Şairleri içine alan, modern Alman şiirinden henüz hayatta olan iyi Şairleri bize tanıtan bir çok örnekle dolu bir kitap. Böyle bir şiir çeviri kitabı Türkiye okurları için büyük şans diye düşünüyorum.

Ayvalık, 29 Temmuz 2020

hatırlamak direnmektir

“Yaşamı geriye bakarak anlayabilir, fakat ancak ileriye bakarak yaşayabiliriz.” Søren Kierkegaard

Sokaklarda, caddelerde, alışveriş merkezlerinde yorgun, üzgün, kızgın, küskün, her şeyi unutmuş ya da unutmak için tüketen insanlar… Birbirine değmeyen boş, anlamsız, umutsuz ya da kızgın bakışlar… Bu durumu gördükçe, ey Sevgili insan, cesaretin nerede kaldı? Seni bu denli kim yordu? Gözlerindeki ışık nerede? Kim senin gönlünü kuruttu, gülüşünü soldurdu? diye yüksek sesle bağıra bağıra sormak geçiyor içimden.

Sadece sokaktaki insan mı? Okumuş yazmış, akıllı ve aydın (ben de dahil) birçok insan da, içinde bulunduğumuz durumdan etkilenerek, bedbinliğin, umutsuzluğun, çaresizliğin yarattığı küskünlük ve kızgın bir ruh hali sergiliyoruz. Bilimle, bilgiyle her şeyi açıklayabileceğimizi, topluma ve doğaya müdahale ederek, yönlendirebileceğimizi sanıyor, bu gerçekleşmeyince de karamsarlığa düşüyor, her şeye, herkese, özellikle de “halk”a kızıyor, küsüyoruz. Oysa bu ruh halinin ne kendimize ne de toplumsal gelişme ve barışa bir yararı var…

Marks’ın bile anlamakta, açıklamakta zorlandığı, farklı bir “toplum” ve “ülke”de yaşadığımızı, karşımızda “takiye”, “tevekkül”, “kadercilik”, “teslimiyet”, “şehitlik”… gibi aşılması, yıkılması çok zor “değerler” ve “inançlar”la ve bunları sürekli yeniden “üreten” bir devletle / sistemle karşıya olduğumuzu unutuyoruz.

Totaliter, faşist iktidarlar, insanları sürüleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapar, terör dahil her türlü olanağı kullanır. Hatırlayan, sanatı, edebiyatı seven insanlardan hiç hoşlanmaz. Onları etkisizleştirmek için korkunun ve güvensizlik duygusunun egemen olması sağlar. Sürüleştirmenin en kolay yolunun, insanları kendine, birlikte yaşadığı insanlara, içinde yaşadığı topluma ve ülkeye yabancılaştırmak, kişisel ve toplumsal belleğini karartmak olduğunu bilirler. Geçmişte güzel olan, iyi olan, sağaltıcı olan, insanca olan ne varsa silmeye çalışarak, yerine kendi kodladıkları “değerler”i yerleştirmeye çalışırlar.

İçinden geçtiğimiz bu sancılı, acılı dönemi aslında bir tür “kriz” dönemi olarak görmek gerekiyor. Her toplumsal kriz, doğum gibi sancılıdır, bu sancılar kimi zaman çok daha ağırdır, uzundur. Bu krizi bir “felaket” olarak görmek yerine, onu geleceği kurmak için bir şans olarak görmek belki de en akıllı yol. Aklımızı, yüreğimizi ve belleğimiz kullanarak, bu karanlık dönemi geçip ışığa ulaşabiliriz. Bunun için tünelin gerisinde bıraktığımız güzel şeyleri, güzel zamanları unutmamamız, belleğimizde sımsıkı saklamamız gerekiyor.

Belleğimiz sadece kendi deneyim ve birikimlerimizin değil, insanlığın birikimlerinin de saklandığı bir arşivdir. Anılar ise, zamanın yok edici gücüne karşı direnen granit taşlardır. Güzel anılar ise, kimsenin bizi kovamayacağı tek cennettir. Çocuklar ışığı yetişkinlerin gözlerinde ararlar. Bizde önce gerçeğin aramalı, onu gözlerinin içine bakarak, ışığın nerede olduğunu bulmaya çalışmalıyız. Unutarak, küserek,insandan, ülkeden kaçarak, kin ve nefret duyguları ile ruhumuzu zehirleyerek değil. Aksine unutmayarak, inadına hatırlayarak: Çocukluğumuzu, kentimizi, mahallemizi, komşularımızı, arkadaşlarımızı, sevgiyi, aşkı, romantizmi, özgürlüğü unutmayarak…

Bizden öncekilerden bize kalan, gençliğimizde ödün vermeden savunduğumuz değerleri, idealleri: haktan, doğrudan, güçsüzden, ezilenden yana olmayı, dayanışmayı saygıyı, hoşgörüyü, alçak gönüllülüğü, dik durmayı, onurlu unutmayarak…

Bahçelerden çaldığımız,elmanın, armudun, kaysının, cevizin tadını hatırlayarak. Gençliğimizde çocukluğumuzda yediğimiz hormonsuz, genleri ile oynanmamış domatesin, salatalığın, kavunun, karpuzun damağımızda kalan tadını yeniden hissederek…

Bunlar hayatın acı gerçeklerini perdelemek için söylenmiş tatlı sözler değil. Yaşama sevinci, umut ve geleceğe güven kendiliğinden var olan, bize karşılıksız sunulan şeyler değildir. Onları kaybetmemek için, günlük yaşamın telaşı ve yüzeyselliğinden sıyrılmalı, tüm zorluklara karşın onları belleğimizde ve kalbimizde saklamalıyız. Yitirmemek için, sanata, edebiyata ve yaralarımızın nerede olduğunu, acılarımızın nedeni bilen, yaralarımıza duyarlı bir empatiyle dokunarak, onları sağaltacak güzel insanlara, bilge kişilere, sanatçılara daha çok sarılmalıyız.

Duisburg, Aralık 2017

Mevlüt Asar

aşkın dirilişi


Bild/ Resim: Der Kuss – Gustav Klimt
Şair, Aşk'ı etkin söz dağarcığından sileli yıllar olmuştu. Kurumaya yüz tutmuş, edilgen sözcükler arasında onun bir gün yeniden yeşereceğini, yazdığı metinlerin baş sözcüğü olabileceğini hiç düşünmemişti. İlk kez o kadınla karşılaştığında Aşk‘ın atıldığı eskimiş sözcükler yığını arasında hafifçe devindiğini, nefes alıp vermeye başladığını belki de sezinlemiş, ama önemsememişti.
Bir süre sonra o kadınla tekrar görüşüp yüz yüze konuştuklarında Aşk'ın canlanıp beynindeki aktif sözcükler arasına girdiğini, kendi kendine sorduğu “âşık mı oluyorum?” sorusuyla anlamıştı. Unuttuğunu sandığı o üç harfli sözcük bilinç altından bilincine çıkmıştı. Aşk sözcüğü ile yeniden karşılaşmak onu hem heyecanlandırıyor hem de korkutuyordu.
O kadınla bir başka gün buluşup baş başa kaldıklarında korktuğunun başına geldiğini, öldü sandığı Aşk'ın yeniden dirildiğini hiç bir şüpheye yer kalmayacak şekilde anladı. Evet, Aşk yeniden yaşama dönmüş, unutulmuş sözcükler mezarlığına geri gömülemeyecek kadar canlanıp güçlenmişti. O telaffuz etmekten kaçındıkça, aşk bir yolunu bulup tümcelerin içine, satır aralarına giriveriyordu.
Aşk’ın yaşayan söz dağarcığına taşınmasıyla birlikte, diğer sözcüklere yeni bir koku yeni bir renk geldiğini şaşırarak algıladı.Ürettiği tümceler daha canlı daha yaşam dolu daha tutkuluydu. Aşk’a direnmekten vazgeçti, çünkü Aşk'tan kaçış yoktu.O kadını düşündükçe duyguları ve dili Aşk’ın karşı konulmaz gücüne teslim oldular. Duygularına, diline koyduğu sansürü kaldırdı. Ve Aşk beynindeki, dilindeki tüm sözcüklerin başına geçti.
Kadınla üçüncü kez buluştuklarında, aşk tüm zorbalığı ele alıp “Beni yaşayacaksın, beni yazacaksın” diyerek kendisinden kurtuluş olmadığını kesin olarak ilan etmişti bile. Artık,Aşk’ı yeniden yaşamaktan, yeniden yazmaktan başka çaresi yoktu. Aşkın, onu boş bir sözcük olmaktan kurtarması, yeni bir anlam, yeni bir içerik kazandırması için gece gündüz bilincini baskı altına almaya başladı. Evet, âşık olmak onu korkutuyordu,fakat yeniden âşık olabildiğini görmek ve Aşkı yeniden yaşamak onu için için mutlu ediyordu. Aşk’ın geçmişteki tüm bağlamlarından kopmuş, yeni ve boş bir sayfa olarak önünde durması şairi ayrıca kışkırtıyordu. Yaşamdaki tek kutsal gerçeklik olan Aşk’ı yepyeni öz ve biçimle yazabilmesi, edebi yeteneğini ortaya koyabilmesi için bu belki de son bir şansıydı. Bu şansı kaçırmamak gerektiğini düşündü. Yazacağı, mutlaka yeni, farklı bir Aşk olmalıydı.
Ancak şair, bir süre sonra Aşkı yazamayacağını üzülerek ve büyük bir hayal kırıklığıyla anladı. Aşk, kendini yazdırmıyordu. Yaşadığı Aşk'ın yolu, yönü belirgin değildi. Her şey a-çıktı, Aşk'ın nasıl gelişeceğini, nasıl sonuçlanacağını bilmesi hatta sezinlemesi bile olanaksızdı. Bunları belirleyecek olan yalnızca Aşk’ın kendisiydi. Yani şair Aşk'ı değil, Aşk şaire kendini yazdıracaktı. Bu acı gerçeği görmek şairi korkuttu, ancak başka hiçbir seçeneği yoktu. Kendini ve kalemini Aşk’a teslim etti…

Mevlüt Asar
(Aşkın Halleri, Neziher Yayınları, İlk basım: Eylül 2016)

deniz beni çağırıyor

Acıtıldım, yaralandım, kanadım. Denizin mavisi soldu, güneşin sarısı karardı, baharın müjdecisi bademlerin çiçekleri döküldü. Göz yaşına dönüşmedi acılarım. Elvermedi onurum, gözlerime dolan yaşları denizin tuzlu suyuna akıtmaya.
Acımasız sözlerindi beni vuran, dünyamı karartan. Ellerim ellerinde gözlerin gözlerimde nasıl da acımasız dökülüvermişti, keskin bir hançerle kazınmış gibi sözlerin: "Seni seviyorum, sensiz yapamam! O'nu da seviyorum, gelip geçici. Yaşamak istiyorum yine de onu. Bırak gideyim, yine döneceğim sana..."
Soğuyuverdi ellerimdeki ellerin, mumu sönüverdi gözlerimdeki gözlerinin. Sönen sevgiydi, aşktı...Neden, demiştim,neden? Onun sana verdiği benim veremediğim ne? Bırakmıştın ellerimi, kaçırmıştın gözlerini. "Bilmiyorum demiştin, zaman geçip gidiyor; yaşamadıklarımı yaşamak, tükenmediğimi, kurumadığımı hâlâ arzulandığımı görmek, tenimde yaşamak istiyorum."
Yaşamak ha! Benim ölümüm pahasına bir aşkı yaşamak, arzularını doyurmak. Kurumadığını, hâlâ erkek olduğunu kendine ve o genç kadına kanıtlayabilmek. Sonra tekrar bana, ömür boyu sana sadık kalmaya, seni ömür boyu sevmeye söz vermiş kadına geri dönmek. Bundan daha erkekçe bir kuruntu olamazdı kesin. Kabullensem, "Haydi git, sonra dönersin..." desem" bile, döndüğün kadının artık ben olmayacağımı, olamayacağımı nasıl düşünemiyordun? 
Aynı şeyi ben sana söylesem, aynı hançeri ben sana saplasaydım; "Evet, seni seviyorum, ama giderek yaşlanıyorum, güzellik elden gidiyor, başka erkekler tarafından hâlâ sevildiğimi, arzulandığımı görmek, yaşamak istiyorum!" deseydim… Ne yapardın? Ne ederdin? "Tamam git, isteyince geri dönersin" der miydin? Kafandan, yüreğinden, cinsel organından söküp atamadığın o erkeklik egon buna izin verir miydi? Onurun buna dayanır mıydı. Elbette "hayır!!"
"Benim ondan neyim eksik?" sorusunu sormadan edememiştim. Titrek, ağlamaklı, kendi kendine sorulmuş bir soruydu bu. Yanıt vermemiştin. Daha fazla vurmak istememiştin belki de. Oysa sorumun yanıtını kendim de biliyordum. Bende bulamadığın çok şey vardı o kadında. Gençti güzeldi, teninden cinsellik akıyordu. Her an her yerde senin olmaya seninle sevişmeye hazırdı.
Ben de öyleydim bir zamanlar ilk sevdiğim erkek tarafından suyu sıkılıp posası kalmış bir taze portakal gibi kaynar sulara atıldığım güne kadar. Gençtim, güzeldim, albeniliydim. Erkekleri peşimden koşturtuyordum. Sarı uzun saçlarım, biçimli vücudum, dolgun göğüs ve kalçalarımla erkeklere "ah" çektiren bir kızdım. Ama ben kendimi masal kitaplarından çıkıp gelecek o prense saklıyordum ve o bir gün çıkıp geldi.Atının terkisine beni atıp götürdü...
Gerisini biliyorsun. Bahçemdeki tüm çiçekler koklandı, koparıldı. Öz sularım, balım, tenim sömürüldü. Erken boy veren sevgi ağacı kurudu, yaprakları döküldü. Aç gözlü prens, kendine harem kurmaya kalktı. Beni de haremine sıradan bir cariye yapmaya kalktı. Başkaldırdım, kadınlığımın onurunu onun çamurlu çizmelerine çiğnetmedim. Sarayının kapısını yüzüne çarpıp özgürlüğe koştum. Yaralanan kadınlığımı sabırla onardım. Erkeklerden, veba mikrobundan kaçar gibi kaçtım. Zaman zaman şahlanan, hoyratlaşan arzularımı dizginlemeyi öğrendim. Kendimi doğaya attım. Kaçtım büyük kentlerden, kalabalıklardan. Buraya, Ege kıyısındaki bu yeşil kente sığındım. Dertlerimi denize döktüm. Denizle seviştim, kumsalla yattım. Bu deniz, bu güneş, bu rüzgâr bana yeniden hayat verdi. Yeşerdim yeniden kadın oldum...
Ve o deniz bir gün seni bana getirdi. Yıllar sonra ilk kez elim bir erkeğin eline, dudaklarım bir erkeğin dudağına dokundu. Titredim, terledim, bastırılmış korkularla sarsıldım. Kaçmak istedim, beni bırakmadın. Sevdiğine, sevginin yalansızlığına, sonsuzluğuna beni ikna ettin. Etrafı taş duvarlarla çevrili yüreğime bir güneş ışığı gibi sızdın. Buzları erittin. Sana inandım, yüreğimin kapılarını sonu kadar açtım, sevgin dolsun diye. Sevmeyi yeniden öğrendim. Tenimi, bedenimi, yeniden sağalttığım kadınlığımı sana sundum...
Anlaşılan sana yetmedim, yetemedim. Gözünü gönlünü doyuramadım, açlığını gideremedim. Şimdi o genç kadına gitmek için benden izin istiyorsun. Yaşlanmanı, hayatın geçiciliğini hazırlandığın ihanet seferine gerekçe yapıyorsun. Haydi git güle güle...Perde kapansın, oyun bitsin. Deniz beni çağırıyor. Duisburg, Kasım 2004

© Mevlüt Asar (Aşkın Halleri, Neziher Yayınları, 1. Basım: Eylül 2016)

sanat ve “mutluğunun resmi”

“Mutluluğun Resmi” Kaynak:www.anatolianpuzzle.com/

Büyük usta Nâzım Hikmet’in dostu ressam Abidin Dino’ya yöneltiği ,”Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?” sorusuna  YANKI  dergisinin son sayıdaki yazısında İmdat Ulusoy da değindi. Essen Kentindeki sergi sırasına F. Baykurt ‘un bu soruyu anımsatması üzerine Abidin Dino ”O, Nâzım’ın nazirelerinden, esprilerinden biriydi. Nâzım da bilirdi ki, mutluluğun resmine ne kağıt, ne boya, ne kalem yeter; ne de benim gücüm ve ömrüm yeter. Ama o dünya insanını mutlu görmek istiyordu…“demişti.

Sonradan Fakir Baykurt’la birlikte Paris’te kendisini ziyaret etme ve sohbet etme mutluluğunu ve onurunu tattığım rahmetli Abidin Dino’nun bu açıklaması yanında tabii ki akla başka seçenekler de geliyor; örneğin;Nazım mutlululuğun çok göreli, subjektif ve duygusal bir kavram olduğunu vurgulayarak, gerçek bir nesne gibi resminin yapılamayacağını ima etmiş olabilir. Ya da sanatın, resmin tek başına insanları mutlu edemeyeceğini dile getirmek istemiştir.

Hangi seçeneği doğru kabul edersek edelim, bence konu aslında “SANAT”ın veya dar anlamda “RESİM”in gücü ve işlevi ile ilgili. Bir sanat olarak “resim” nedir , neyin resmi yapılabilir ya da yapılamaz ? Resmin /sanatın bir etkileme gücü var mıdır?

Bu ve benzeri soruların yanıtları teorik veya bilimsel düzeyde şüphesiz çok tartışılmış ve farklı yanıtlar verilmiştir. Beni burada ilgilendiren daha çok sorunun ikinci kısmı, yani sanatın gücü. Daha somut bir ifadeyle; acaba sanat bir insanı gerçekten etkileyebilir, onu değiştirebilir mi? Genelleştirerek sorarsak; bir resim, bir müzik parçası, bir film, bir roman, bir öykü, bir şiir veya bir fotoğraf bizi ve dolayısıyla yaşantımızı değiştirebilir mi?

Bence bu soruları “evet”le yanıtlamak gerekiyor. Çünkü, sanatın “sihirli gücü”nden etkilenmeyecek bir insan düşünmek zor. Evet, sanat bizi/insanı etkiler hatta değiştirir. Belki çoğumuz bu değişimin bilinçli bir şekilde farkına varmayız. Ama etkilendiğimizi dile getiririz. “Bu resim beni çok etkiledi” veya “Bu müzik beni çok etkiliyor” deriz. Hatta “Bir roman okudum yaşantım değişti!” ya da “Bu film benim yaşantımı değiştirdi!” diyen insanlara da rastlarsanız hiç şaşmayın.

Peki, sanatçıların kendileri de sanatın bu “sihirli gücün” farkında mıdırlar? Belki, ama bu özellikle “büyük sanatçılar”ın çoğu için önem taşımaz. Sanatçının asıl amacı sanat yapıtıdır, yani yaratmaktır. O, algıladığı ve ya düşlediği bir gerçekliği, bir nesneyi, bir insanlık durumunu, bir melodiyi -kendisini de içine katarak- sanat yapıtına dönüştürür. Onun asıl kaygısı yarattığının “tek” ve “özgün” olmasıdır. Bu kaygıyı taşımayan ve gerçekliğe kendisinden katacak bir şeyi olmayan sanatçıların yapıtları ”sıradan” olmaktan kurtulamazlar. Bu tür sıradan yapıtların etkileme gücü sınırlı ve geçicidir, bir süre sonra unutulur giderler.

Bir edebi yapıtının etkileyici olabilmesi için en azından öz de ya da biçimde, okuyucuya ”yeni’ bir şeyler sunması, vermesi gerekir. ”Yeni”nin ne olduğunu/olabileceğini bilmek /sezmek için de o güne kadar yazılanları, en azından ‘klasik’ sayılan yapıtları tanımak, okumaktan başka çare yoktur.

Mevlüt Asar

(“Edebiyat Defteri” adlı dosyadan)

Ayvalık gecesi (*)

Fotoğraf: m. asar / Paşalimanı (Ayvalık)
Karanlığın sonsuzuna
kayan yıldızlar gibi
akıyordu gece hayat
usulca batırırken ay
gümüş hançerini
ılık sularına Ege'nin

Midilli Mariya'nın
yürek yakan gülüşü
siyah gül olup açtı
seviştiği Niko'nun
terli göğsünde

Cundalı balıkçılar
vira bismillah, diyerek
açılırken kısmetlerine
azaldı perde perde
eski taş evlerden
dar sokaklara taşan
Rum aksanlı ninniler

Şeytan Sofrası'na
kurulmuş haramilerin
çirkin gülüşüyle titredi
yüzyıllık zeytinlerin
filize durmuş dalları

Sarımsaklı kıyısında
bir sürgün şair
elde kalem
yürekte hasret
dizeleri şefkat
şiir sürüyordu
mübadele yarasına
Ayvalık'ı yurt edenlerin


Mevlüt Asar

*) Denizini Yitiren Martı, Nezih-Er Yayınları, 2015

Ayvalıklı olmak…

Fotograf: m. asar, özçekim

Ayvalık’ta kendimi bu kadar “evimde” ve huzurlu hissetmemin nedeni sanıyorum burada – neredeyse herkesin – ya bizzat kendisinin veya ailesinin bir iki kuşak önce, gönüllü ya da zorunlu bir göç yaşamış olması. Kimimiz Karşı Kıyı’dan, kimimiz Anadolu’dan, kimimiz Bosna’dan, kimimiz de benim gibi Almanya’dan gelip Ayvalık’ı kendimize “yurt” edinmişiz.

Toprağından koparılarak başka diyarlara “göç”e zorlanan insanın çektiği zorluk ve acıyı, onu yaşamayanlar bilemezler. Onu yaşamayanların bilmeyeceği bir başka şey ise, çekilen zorlukların, acıların ve hasretlerin bizi daha duyarlı, daha insancıl daha hoşgörülü kılmasıdır. Çünkü biz toprağından, kökünden, çocukluğundan, gençliğinden, arkadaşlarından koparılmanın acısını, hasretlerin her türlüsünü iyi biliriz. İşte bu yüzdendir toprağa, denize, ormana düşkünlüğümüz. İşte bu yüzdendir bizim, kim olduğuna ne olduğuna nereden geldiğine bakmadan her insana saygı duymamız, kucaklamamız…

Mevlüt Asar

Mozaik Güzeldir

Foto: fineartamerica.com

Farklı kültürleri ve “yaşam tarzları”nı içinde barındıran, tarihsel süreçte “kültür mozaiki”ne dönüşmüş bir ülkede, tek bir “kültürel kimlik” veya belirli bir “yaşam tarzı”” mutlaklaştırılıp yurttaşlara dayatılamaz. Azınlıkta olan kültürel kimlikleri ya da yaşam tarzlarını baskı altına alarak, zorla kendine benzetmeye, “tek tipleştirme”ye çalışarak, toplumsal “birlik ve beraberlik” sağlanamaz. İnsan haklarına dayalı, demokratik bir devlet, farklı etnik veya kültürel gruplara ait her yurttaşa, kendi seçtiği “kimlik” ve “kişiliği” özgürce geliştirebilme; seçtiği yaşam tarzını sürdürebilme güvencesi sağlamak zorundadır.

İnsan haklarına dayalı, demokratik bir devlet, farklı etnik veya kültürel gruplara ait her yurttaşa, kendi seçtiği “kimlik” ve “kişiliği” özgürce geliştirebilme; seçtiği yaşam tarzını sürdürebilme güvencesi sağlamak zorundadır.

İnsanlık tarihinde en büyük uygarlıklar “çok kültürlü” coğrafyalarda kurulmuştur. Kültürel gelişmenin dinamiğini kültürler arası ilişkiler oluşturur. Etnik, dinsel veya yaşam tarzı bağlamında her kültürel azınlık, ancak kendini geliştirmesine olanak verildiği takdirde, kültürler arası alış-verişe katkıda bulunabilir. Kültürlerin birbiriyle “verimli” bir alış-verişte bulunabilmesinin önkoşulu ise, toplumdaki farklı kültürlerin aynı değere ve eşit haklara sahip olduğunun kabül edilmesidir.

© Mevlüt Asar ( İki Ülke – İki Lisan – Bir İnsan’dan )

%d blogcu bunu beğendi: